Klasik ve Modern: İstanbul Modern Sanat Müzesi

Yazar: Elif İlke Ayvaz


Klasik sanat ile modern sanat anlayışları arasındaki temel farklardan biri sanıyorum ki klasik sanatın gerçekte görüleni yine ona en benzeyen haliyle, tüm detaylarıyla resmetme arzusunun yanında modern sanatın görüleni resmetmek gerçeği resmetmek olmayabilir mi sorusu. Gerçeklik ve bizim gördüğümüz, algıladığımız gerçeklik farklı olabilir mi? Gerçeğin tek dayanağı biz miyiz? Gerçeklik dediğimiz şey insan organizmasının gözlerindeki ve diğer duyularındaki reseptörlerle alıp beyninde oluşturduklarından ibaretse klasik sanat tüm detaycılığıyla “gerçek olanı” ortaya koyuyor denebilir. Fakat dünya üzerindeki canlı türlerinden sadece biriyiz, gözlerimiz balıkların gözleri gibi olsaydı dünyayı görüşümüz şimdikinden farklı olacaktı ya da renk körlüğü olan birinin gördüğü gerçek başka. Gerçek; üzerinde sözleştiğimiz, ağız birliğimiz olan bir şey. Gerçek dediklerimizden böylesine eminiz çünkü onları sadece bizim gözlerimiz görmüyor, öteki insanlar da görerek varlıklarını onaylıyor. Peki ya onaylamayanlar? En bilinenlerinden biri Picasso sanıyorum ki.

Onun gördüğü, onun klasiği, onun klişesi başkaydı. İnsanlığın ortak deneyiminden, istatistiklerden sapan bir tavır. Ya da Monet, eserlerinde dünyayı ele alış şeklinin gözlerini dünyaya ilk kez açan birinin görüş ve algılayış şekli olduğunu söylüyor. Monet, insanın kendinden başka olanla ilk karşılaşmasını anlatıyor. Henüz aşinası olmamışken biz, her şey yabancıydı. İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde karşılaştığım, Devrim Erbil’e ait Doğa Yorumu tablosunun çağrıştırdıklarıydı bu anlattıklarım. Devrim Erbil’in Doğa Yorumu (2008) isimli bu soyut eseri gün ışığı altında görülmüş bir orman hatırasına dairmiş.

Sanatçının bu ormanı yorumlayışı ve yeşilden arındırışı “Neyden arınırsak artık tanınır tüm yanlarımızı kaybetmiş oluruz?” sorusunu doğuruyor bende. Bir ormanın orman olması için yeşile mi ihtiyacı var? Yeşil olmasa da, benzemese de tüm bunlar ağaçlara, karşımızda duranı tanıyabilir miyiz? Picasso’nun “Guernica” eserinde kan rengini hiç kullanmadan savaşı anlatabilmesiyle paralel bir tavır taşıyor Devrim Erbil’in “Doğa Yorumu” eseri.

İstanbul Modern’in ev sahipliği yaptığı bir diğer sanatçı da “Senin Beklenmedik Karşılaşman” isimli sergisiyle Olafur Eliasson. Sergi alanına girerken turuncu ışıklı bir odadan geçmek gerekiyor. Bu oda Eliasson’un sergideki ilk eseri olan “Bir Renk İçin Oda”. Turuncu odaya girer girmez değil fakat bir süre sonra ellerimin gri göründüğünü fark etmemle birlikte etrafa bir kez daha baktığımda ışığın her şeyi, herkesi siyah ve beyaz tonlarında gösterdiğini gördüm. Bu beklenmedik karşılaşmaların ilkiydi. Hep alıştığımız, ezbere bildiğimiz her şeyimizin başka oluşuydu. Ezber kendini sürdürüyordu üstelik ısrarla, siyah beyaz göründüğümüzü fark edebilmeme değin geçen zamanda her şeye alıştığım renklerini yüklemeye devam etmişti zihnim. Alışmak öyle ki kaybından sonra bile sürdürüyor eskiyi. Hatırlananın yeniye yer bırakmayan kuşatımı, hatırlandığı halinin gerçeğini silebilişiydi bu.

Işık olmasa renk olmazdı, ışık kör edercesine fazla olduğunda peki? Her şeyi görünür kılanın her şeyi silebileceği de gerçeği. Bir orman sapsarı artık, bir orman bir orman bile değil belki. Nasıl ve ne kadar kalabildiyse kalanda o kadar. Monet’nin dünyayla ilk karşılaşmasına karşılık dünyaya son bakış. Son bakıştan sonra o mekanı, anı her hatırlayışta biraz daha uzaklaşmak gerçeğinden ve nihayet yemyeşil bir ormanın sapsarı hatırlanışı. Kalanların anlatısı, gidenlerin ve artık hatırlamadıklarımızın gizli yası. Yeşilin kaybının bile silemediği bir şeylerin kalışı. Asaf Halet Çelebi’nin sorduğu sorunun yanıtı belki: 

“…Güneşin ışığı var

Güneş yok

Güneşin ışığını kim anlatabilecek?..”

- Asaf Halet Çelebi

Online Yazılara Dön